WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın

Neden Sinema?

Yazının ilk icadında en temel sebebin iletişim ve yaşananların kaydedilmesi yönündeki istek olduğu tahmin ediliyor. Hatta daha öncesinde duvar resimlerine kadar varan süreçte insanların yaşadıklarını kaydetme konusundaki istekleri malumunuz. Ancak zaman geçtikçe ve insanların refah seviyesi yükselmesi ile doğru orantılı olarak yazı ve resim de geliştikçe bunlar kayıt araçları olmaktan çıkmış, bir amaç olarak sanatın parçası olmuşlardır.

Kameraların tarihsel gelişimi de benzer şekilde oldu. 1829’da Jacques Mande ve 1837’de Daugerre ile kameraların gelişimi konusunda önemli bir atılım sağlanmış, uzun poz süreleri sonunda olsa dahi çeşitli fotoğraflar çekilebilir olmuştur. Bu fotoğraflar başta özellikle zenginlerin oyuncağı olmuş, daha yaygınlaşması ile toplumun önemli anları kaydetmede kullandığı bir araç haline gelmişlerdir. Ancak daha sonra bu kameralar da sanatın bir parçası haline gelmişleridir. İşte teknolojik gelişmeler sonucu ortaya çıkan video kameralarının ve sanat kaygısının ürünüdür sinema. Peki onu değerli yapan tek şey taşıdığı sanat kaygısı mıdır? Yoksa sinema kendisinden önceki sanat dallarının hepsini kapsamasının yanında ona yaptığı eklemeler sayesinde mi değerlidir?

“Aynı şeyi herkese anlatmanın tek yolu -aynı şey diyorum üzerinde iyi durun-; onun biçimini karşınızdaki her farklı kafa yapısına göre değiştirmekten geçer” diyor Andre Gide.  İşte sinemayı değerli yapan bu farklı kafa yapılarına hitap etmesidir bana göre. Çünkü bir film hikâye, görüntü ve sesin birleşimidir. Yani bir filmi iyi yapan yegâne unsur bu üçlünün birbirleri arasındaki uyumudur. Ancak bu unsurların birbirleri arasındaki uyum asla birbirlerini etkilememektedir. Yani, bir hikâye kötü ise okumaz, bir tablo çirkin ise bakmaz, bir müzik kulak tırmalıyor ise dinlemezsiniz. Ancak sinemada bu üçlü birbirlerinin iyi yönlerinin destekliyor olmakla beraber kötü yönlerini de kapatmaktadırlar. İşte bu yüzden sinema illüzyonların en başarılısıdır.

Bir gösterinin, bir şovun en önemli özelliği sizi içine hapsetmesidir. İşte sinema gerçek bir hapishanedir. Bir filmin içine girdikten sonra artık o ortamdan birisinizdir. Ancak kim? Sinema sizin insanların hayatlarındaki 3.kişi olmanıza imkân sağlayan yegâne şeydir. Sizin herhangi bir şeye müdahaleniz olmaz. Hayat akıp gider, sizin tek yapabildiğiniz seyirci kalmaktır. Kameralar ilk icat edildiğinde fotoğraflar güzel anlara açılan kapılar gibiydi. Filmler de aslında birer geçittir. Tek farkı çıkışı bilemezsiniz. Bir filme başladığınızda karşılaşacağınız sürprizlerden habersiz iken karşınıza çıkanlar karşısında tek yapabildiğinizin gözlerinizi kapatmak olduğu bir yerdedir bu sinema geçitlerinin çıkışları. Bu bakımdan hep gördüğümüz hayatlarının farklı, görünmeyen yönlerini anlatabileceği gibi; hiç göremeyeceğimiz hayatları da anlatabilir sinema.

Uzaydaki uzak bir galaksi yahut yerin dibindeki gizli kentler. Hoşunuza gitmediyse geçmişe ya da geleceğe de gitmek elinizdedir. Sinemayı bu kadar değerli kılan şey gerçek olamayacak şeyleri, gerçek olabilecek şekilde anlatmasıdır. Şu an hayatınıza ne kadar müdahale edebiliyorsanız en fazla onun kadar müdahale edebildiğiniz yerlerde sizi farklı yerlere götürür sinema. Tek yapabileceğiniz gözlerinizi kapamaktır.

İşte sinema bu gerçek hayat benzeri, çeşitlilik sahibi anlatımı ile değer kazanmış, modern sanatlarının öncüsü olmuştur. Sinemaya dalarken geçmiş hayatı unutmamanız, sinemanın gerçek hayata bir alternatif oluşturmaması ümidiyle…

Reklam

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi:
search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close