WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başla

70’ler Meksika’sına Sınıfsal Bakış: Roma

Küçük burjuva, uyutulduğu takdirde değme burjuvadan daha çok sistem savunucusu hâle gelir. Bu sebeple bu kitlenin afyonu olan apolitizm, türlü şekillerde damarlarına enjekte edilmekte, küçük burjuvalar var olan gidişata karşı ses etmeyen hatta onu yücelten hâle getirilmektedir. Apolitizmin propagandasında en yaygın kullanılan araç ise kitle iletişim araçlarıdır. Kitle iletişim araçları sayesinde sınıfsal duyarlılığını yitiren ve elindeki az miktardaki mülkü elde etmesini sağlayan sistemi kutsayan küçük burjuva, devrimci hareketlere karşı tamamen kayıtsız bir hâle gelir. İşte Roma da küçük burjuvanın içindeki bir öyküden yola çıkarak proleterin asimile edilişini konu alıyor.

1970’ler Meksika’sında geçen film, orta-üst gelir seviyesine sahip bir ailenin içindeki bir hizmetçinin hikayesi. Evde bulunan iki hizmetçi, yalnız evin genel bakımı ile değil ayrıca çocuklar ile ilgilenmekle de yükümlü. Filmin baş karakteri de bu iki hizmetçiden çocuklar ile daha yakın olanı. Ancak aralarındaki sevgi bağına rağmen hizmetçi ile çocukları ayıran bir şey var; ırk meselesi. Beyaz bir aile ile esmer yerliler arasında geçen bir öykü Roma’nınki. Hizmetçi yalnızca sınıfsal değil, ırk olarak da ayrı aileden ve bu durum film boyunca üstenci bir duruş ile hizmetçiye hissettirilmemeye çalışılıyor. Öyle ki onunla birlikte televizyon izliyorlar, beraber yemek yiyor ve tatile gidiyorlar. Ancak tüm bunlar üst sınıfın alt sınıfa; beyaz, Avrupalı göçmenin esmer yerliye ihsanı olarak gösteriliyor. Bu durum da uyutulan proletere işaret ediyor. Bu da onu isyan etmeye fırsat bırakmayan bir uyuşukluğa sürüklüyor. Elindekileri kaybetmeme pahasına sisteme başkaldırmaktan aciz bir kitle oluşturuluyor.

Tabi Roma’nın hikayesini dönemin Meksika’sından bağımsız analiz etmeye çalışmak beyhude olur. Meksika, 1929’da Kurumsal Devrimci Parti’nin kuruluşundan itibaren 71 yıl boyunca aralıksız olarak aynı partinin hüküm sürdüğü bir ülkeydi ve 1970’ler toplumsal öfkenin tavana çıktığı yıllardı. Zira Kurumsal Devrimci Parti (KDP) ülkeyi her ne kadar sosyalist ideallerle yönettiği iddiasında bulunsa da aslında bu yalnızca bir perdeydi. Amerikan neoliberal politikalarının sadık bir uygulayıcısı olan KDP, toprak reformu adlı göz boyama hareketi ile de toprakları gerçek sahiplerine teslim edeceğini söylemiş ancak sonunda herkesi topraksız bırakmaktan öteye gidememişti. 1970’lerde solcu gruplar ile ortaya çıkan toplumsal öfkeye cevap olarak şiddete başvurmaktan çekinmeyen hükümet, Amerika’yı arkasına aldığı Meksikan Kirli Savaş’ında binlerce insanı katletmiş, siyasi gerekçelerle tutuklamış ya da sorgularda kaybetmiştir. İşte böyle çetrefilli bir dönemde geçen Roma’da uyutulmuş proleteri çok açık bir şekilde görebiliyoruz. Tüm bu olaylar karşısında alabildiğine tepkisiz, insanlar meydanlarda katledildikten sonra tatile gidebilecek kadar duyarsız.

Roma’nın çıkışından itibaren en ilgi çeken yönlerinden biri siyah beyaz oluşuydu. 2018 yılında Netflix gibi ana akım bir platform için yapılan filmde siyah beyaz bir renk paletinin tercih edilmesi pek çok insan için iddialı bir tercihti. Ancak filme baktığımızda gerek siyah beyaz tercihinin gerekse de genel manada görselliğin başarılı olduğunu söylemek zor. Zira siyah beyaz oluşu, filme duygu anlamda hiçbir şey katmamanın yanında uygun renkler ile duyguyu kuvvetlendirme imkanının elden kaçmasına sebep olmuş. Kamera kullanımı ise Alfonso Cuaron’un hatıralarına yönelik çektiği “geçmişe bakış” konseptine uymayacak kadar durağan. Filmin son 15 dakikasına kadar neredeyse hiç hareket etmeyen kamera, anlatımın çok steril ve mesafeli olmasına sebep olmuş. Olaylara bu denli tanrısal bakış, izleyicinin film ile bağ kurmasının önünde büyük bir engel. Ayrıca dönemin ruhuna da hiç uymayan bir durağanlık katıyor bu sabit kamera açıları. Kamera yalnızca filmin başlarında pan yapıyor, ancak bunlar da ortamı tanıtan klişe tercihler olmaktan öteye geçemiyor.

Filmin ön plana çıktığı yegâne alan gerçekçilik. Oyuncuklardan dekorlara, kostümlerden mekân tasarımlarına kadar her şey ince işlenmiş. Alfonso Cuaron’un filmin yapım sürecinde anlattığı belgesele göre filmde kullanılan ürünlerin %70’i gerçekten filmin geçtiği döneme aitler ve halktan toplanmışlar. Kalanları ise film için belgelere dayalı ve döneme uygun olarak üretilmişler. Oyunculukların da bu gerçekliği desteklemesi ile her ne kadar görüntü teknikleri anlamında olmasa da tasarımsal anlamda döneme uygun bir film çıkarılmış. 

Sonuç olarak Roma, senaryosunda barındırdığı ilgi çekici noktaların ve çatışmaların, tasarımsal anlamda takdire şayan bir iş oluşunun getirdiği artıları görsel tercihleri ile kaybeden bir film. Bu tip bir filmden beklenmeyecek derece durağan ve temposuz olan Roma, merak edenlerin izleyebileceği ancak herkesin keyif almayacağı bir film.

Reklam

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi:
search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close