WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın

Berduşluğun Popülerleşmesi: Sans toit ni loi

70’li yıllarda Amerika’da hippiliğin ortaya çıkmasının ardından tüm dünyayı ciddi şekilde etkilemesi pek de zor olmadı. İdeolojilerin mücadeleye odaklı yapısının aksine tamamıyla kişisel zevk ve tatmini merkeze alan hippiler, savaş karşıtlığı temasının arkasına saklanarak meşruiyet kazandılar. Olanlar da ondan sonra oldu. Dünyanın her yerinde gündelik yaşamın zorluklarıyla uğraşmak istemeyen gençler, hippilik müessesi adı altında günlerini gün etmeyi kendilerine uygun gördüler. Etrafın hippilerle dolması da pek sürmedi. Sans toit ni loi’da da berduşluğun popülerleştirilmesi ve birtakım fikri örtülerle üstünün örtülmesini görüyoruz.

Film, genç bir kadın olan Mona’nın yaşamla olan kavgası ve özgürlük yolundaki arayışını farklı bir tarzla konu alıyor. 80’lerin Fransa’sında, yani zaten yaşamda zevki önemli bir yere koyan toplumun içinden çıkmış ve modern dünyanın sert olduğunu düşündüğü yapısından kaçan Mona’nın ölümünden başlayan film, daha sonrasında ise onun bu süreçteki yolculuğunu tersten ele alıyor. Ancak anlatımı kurarken tamamen olay örgüsünü tersine çevirmek yerine filmin önce sonunu göstermeyi, daha sonrasında ise yolculuktaki bir andan başlayarak o sona doğru ilerlemeyi tercih ediyor. Filmin anlatıda yaptığı tek değişiklik ise kronolojik düzeni bozmak değil. Klasik tarzın aksine Sans toit ni loi’da senaryo doğrudan bir anlatımı tercih etmiyor. Olaylar, ana karakterin yanındaki kişiler üzerinden anlatılıyor. Bazı anlarda ise yan oyuncular sanki sorgudaymışçasına kameraya dönerek olaylar hakkındaki fikirlerini veya olanlara dair yorumlarını bir-iki ufak cümleyle söylüyor. Her ne kadar filmin toplamında belki 5 dakikayı oluşturmayacak olsa da bu sekanslar izleyiciye sürekli olarak bir başkasının da etrafta olduğunu hissettiriyor. Ana karakterimizin yalnızlığa karşı olan isteğine rağmen sürekli etrafta birilerin olması, aslında filmin içeriği ve anlatım şekli arasında bilinçli bir tezat da oluşturuyor.

Yapılan şeylerin alışılagelmişin dışında olmasına rağmen çok etkileyici olmadığını ise söylemek gerek. Yani bu anlatım tarzı hiçbir şekilde filmi izlediğinizde zihninizde özel bir yere sahip olmuyor. Kronolojiyi bozan bir başka film olan Memento’nun gerçekten yaratıcı yaklaşımın aksine son sahneyi baştan vererek izleyicinin film boyunca olanak sağlayan bu yaklaşımın özellikle filmin son yarım saatinde tat bile kaçırıyor. Zaten sonu bildiğiniz için bir süre sonra olacaklar etkileyiciliğini yitiriyor. Keza yan karakterlerin olaylar hakkında yorum yapmaları da filmdeki sürükleyiciliği azaltmış. Duvarları yıkmak pahasına böyle bir tercih yapılmış olması, şahsen beni rahatsız etti. Film izlerken konuşulmasını hiç sevmediğim için karakterlerin de olaylar hakkında yorum yapmaları pek hoşuma gitmedi.

Film, anlatıma dair farklılıklarının yanında görüntü bakımından çok özel şeyler vaat etmiyor. Kamera bir iki sahne hariç bulunduğu konumu korurken, ufak pan hareketleriyle ana karakteri takip ediyor. Kameranın kullanımında bahsetmeye değer tek şey özellikle kamp sahnelerindeki yakın çekimler. Mona’nın içinde bulunduğu pisliği ve yoksunluğu oldukça iyi şekilde yansıtan bu sahneler haricinde filmin çok belirgin bir görsel üsluba sahip olduğunu söylemek zor.

Oyuncular konusunda ise kesin bir ayrım yapmak gerekiyor. Başta ana karakterimiz Mona (Sandrine Bonnaire) olmak üzere bazı yan karakterler çok iyi performanslar sergilerken bazıları ise “bu izlediğim 3.sınıf bir dram filmi mi acaba” diye düşündürüyor. İyinin değil kötünün insanın gözüne dokunduğu bir dünyada birkaç aşırı kötü performans filmin oyunculuklar konusundaki hanesini zedeliyor. Ancak karakter odaklı bir hikâyede başrol oyuncusunun bu denli iyi iş çıkarması, genel değerlendirmede işleri bir nebze de olsa toparlıyor.

Müzikler ise aslında filmin içeriğiyle oldukça uygun, ancak keşke bu kadar da uygun olmasaymış. Mona, sürekli müzik dinlemeyi ne kadar sevdiğini belirten ancak radyosu olmadığı için dinleyemeyen bir karakter. Film de buna nazire yaparmışçasına müzik kullanımında elini korkak alıştırmış. Filmde çok az sahnede müzik kullanılması bir yana gerçekten amaca hizmet eden müzik kullanımı yalnızca bir kez karşımıza çıkıyor.

Sans toit ni loi, izledikten sonra nasıl Venedik’ten Altın Ayı’yı aldığını sorguladığım bir film oldu. Yönetmenin tüm farklı olma çabalarının film zarar verdiği, anlattığı hikâyenin içerik olarak çok da sürükleyici olmadığı, görsel olarak ise vasatta kalan Sans toit ni loi pek de tavsiye edeceğim bir film değil.

Reklam

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi:
search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close