WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın

Psikolojik Gerilimden Büyük Bilim Kurgu Anlatılarına: Christopher Nolan

Sinemacı köşe yazarlarının yazılarına “Geçen gün bir film izledim…” benzeri girişler yapmaları hep garibime gitmiştir. Yani, sinema yazarının ne izlediğinden, izlerken ne yaşadığından bize ne, değil mi? Filme dair yazdıklarımız, son derece kişisel hislerimizden ziyade teknik meseleler üzerinden olmamalı mı? O yazılarda filme dair elle tutulur eleştirilerin sayısı 2-3 cümleyi aşmadığı için bu tip girişler, hayli kısa olan yazılarda dolgu malzemesi görevi görüyorlar herhalde. Her neyse, mesele Türkiye’de kendine sinema yazarı diyenlerdeki genel vasıfsızlık değil, Nolan sinemasının geçirdiği dönüşüm. Geçen gün Following’i izlerken, bugünün sinemasının en popüler yönetmenlerinden, bilim kurgu prensi Nolan’ın geçirdiği dönüşümü düşününce bu konu üzerine edecek birkaç lafım olduğunu fark ettim. Sinema kariyerine psikolojik gerilimlerle başlayan bir yönetmeni, büyük bilim kurgu anlatıları ile meşhur eden, sonra da bunlara mecbur neydi?

Christopher Nolan’ın sinema yolculuğuna kronolojik bir bakış attığımızda ilk karşımıza çıkan filmler Following, Memento ve Insomnia oluyor. Bu filmlerde göze çarpan yegâne şey Nolan’ın psikolojik gerilim türüne olan yoğun ilgisi. Following’de insanları takip etmeye takıntılı Bill’in, Memento’da hafıza problemleri yaşayan Leonard’ın, Insomnia’da ise uykusuzluk hastalığıyla boğuşan Will’in hikayesini işleyen Nolan’ın bu filmlerinde tek ortaklık hikayelerin odağındaki karakterlerin özellikleri de değil. Yönetmenin bu dönemki filmleri görsel olarak da daha sonra izlediği yoldan ciddi şekilde ayrışıyor. Following’de siyah-beyaz bir renk paletini tercih eden Nolan, Memento’da turuncu, Insomnia’da ise lacivert-siyah renkleri üzerine şekillendirmiş filmlerini. Renk tercihleri değişmekle beraber Nolan’ın bu dönemdeki görsel tercihleri hakkında 2 temel şeye değinmek gerek: 1. Filmlerde renk kullanımı, duygunun aktarımında çok önemli bir yer kaplamakta 2. Kamera, ortaya çıkardığı anlatı itibariyle klasik Hollywoodvâri tarzdan oldukça uzak. Şimdi bunu söyledikten sonra o klasik Amerikan tarzı hakkında da birkaç kelime etmem gerekli. Basitçe ifade etmek gerekirse bana göre Hollywoodvâri kamera kullanımı; geniş planların bol olduğu, karakterlerin büyük ölçüde belden yukarısının kadraja alındığı, kameranın büyük oranda sabit olduğu, yüz çekimlerinin dik bir açıyla yapıldığı görsel tarz. Bununla birlikte bu filmlerin renk tercihleri de deneysellikten uzak, genel izleyicinin hoşuna gidebilecek, doygunluğu yüksek, risksiz tercihler oluyor. İşte Christopher Nolan’ın ilk üç filminin ortak noktası Hollywoodvâri tarza her bakımdan karşı çıkmaları. İngiliz olan Nolan’ın bu filmlerde Amerikalıların sinemadaki tahakkümüne karşı kendine has ve oldukça da değerli bir tarz benimsediğini söylemek genel olarak mümkün.

Ancak yönetmenin kariyerindeki kırılma 2005 yılında çıkan Batman Begins ile oluyor. Her ne kadar film çizgi romanların doğrudan bir uyarlamasından ziyade Nolan’ın kendi Batman yorumunu temel alsa da Nolan’ın elinde olan şey ana hatları belirli bir hikâye ve karakter kadrosu. Ayrıca Amerikan kültürünün önemli parçalarından olan çizgi romanlara dair film çekmesi, Nolan’ın sinematografik açıdan “Amerikanlaşmaya” başlamasının ilk adımı. Aralarında birer tane özel yapım serpiştirdiği Batman üçlemesinin, bu açıdan Nolan’ı ciddi şekilde dönüştürdüğü söylenebilir. İlk iki Batman filmi arasında yaptığı ve “Amerikalı Nolan”ın ilk filmi kabul edebileceğimiz The Prestige, bu dönüşümün açık bir örneği. Bu filmle birlikte ilk üç yapımındaki karakter odaklı hikayelerden vazgeçen Nolan, Amerikan tarzı bir “büyük anlatıya” ufak da olsa bir geçiş yapıyor. Görsel anlamda da önceki filmlerindeki meydan okuyuculuğun kaybolduğu The Prestige, fikri mülkiyeti kendine ait olmayan Batman filmleri dışarıda bırakıldığında Yeni Nolan Sineması’nın ilk örneği sayılabilir.[1]

Nolan sinemasının kitlelerin gözünde zirveye çıktığı iki film ise yine ikinci ve üçüncü Batman filmleri arasında çıkan Inception ve Batman üçlemesinden sonra çıkan Interstellar. Kendi çevremde dahi bu iki filmi, özellikle de ilkini defalarca izlemiş, her karesini hıfzetmiş insanlar görünce epey bir şaşırmıştı. Acaba bu filmlerde benim göremediğim neyi görmüşlerdi. Bu filmlerin kötü filmler olduğunu ben de iddia etmiyorum elbette. Ancak bu filmler gerçekten söylendikleri kadar iyi filmler mi? İşte bu konuda şüphelerim var. Bu filmlerin gördükleri ilgiyi, ben şahsen karmaşık olanın çekiciliğine bağlıyorum. Bu iki filmin ortak noktası, teorik olarak oldukça karışık şeyleri konu edinmeleri, ancak bunun da ötesinde hikâyelerini anlatırken Hollywoodvâri bir karmaşıklaştırmaya başvurmaları. Yani aslında çok daha açık ifade edilebilecek şeyleri, daha “havalı” olmak uğruna bilinçli olarak karıştırmanın ve bunu yaparken de elbette başarılı görsel efektlerin ekmeğini yemekte bu filmler. Gerek Inception gerekse de Interstellar, görsel efekt bakımından son derece başarılı filmler ve bunları “zor” gözüken senaryolarla birleştirmek, genel kitleyi kendine tav etmek için yeterli. Bununla birlikte bu iki filmde Nolan’ın yönettiği oyuncu kadrolarının genişliği ve kalitesi, müzikler için benim hiç hazzetmediğim ancak bu tür için biçilmiş kaftan olan Hans Zimmer’la çalışması gibi şeyler de işin içine girince haliyle Nolan bugün sinemanın en önemli yönetmenlerinden biri olarak kabul görmüş durumda. Bu iki filmin büyük bilim kurgu anlatıları olmaları ve bu tarz işleri, bu kalitede yapan pek fazla isim olmayışı da Nolan’ın önünü açan bir başka faktör olmuş durumda. Klasik bilim kurgulardaki çocuğa hitap eder tarzın aksine Nolan’ın önceki filmlerinden gelen izleyicinin zihniyle oyun oynamayı seven yapısı, bu iki filmi muadillerinden ayırmakta.

Tüm bunlarla birlikte, saydığım özellikler bu iki filmin yine de “Amerikalı” filmler oldukları gerçeğini değiştirmiyor. Gerek görsel üslup gerekse de anlatılan hikâyeler itibariyle giderek büyüyen, karakter inşasından olay inşasına kayan Nolan’ın aynı çizgisini koruduğu bu filmlerin anlattıkları koca koca hikâyelere rağmen izleyicisine ne derece dokunmayı başarabildiğini sorgulamak gerek. Eğlencelik film arayışında olanlara hitap eden bu iki filmin, genel kitleyi başarılı bir şekilde etkileyebildiği ortada. Peki bir sanat olarak sinemasal, yani yaratıcılığın ve özgünlüğün ortaya çıktığı başlıca alanlardan biri bakımından bu filmler ne durumda, işte problem burada başlıyor. Bu filmler kimilerince takdir edilebilecek hikâye temellerine rağmen anlatı kalitesini sürdürmekte büyük oranda başarısız oluyor ve işler bir yerden sonra sarpa sarıyor. Bunda elbette “daha da karmaşık” diye tutturan zihin yapısının da etkisi olduğunu söylemek mümkün. Bir yerden sonra hikâye içinde kayboluyor ve oynanan piyesi izlemeye koyuluyorsunuz. İşler adeta “ekranda dönen havalı şeyler” düzeyine iniyor. Eh, bunun pek de takdir edilesi olmadığı kanaatindeyim. Ancak söylediğim gibi, bu filmlerin kötü olduklarını iddia etmiyorum. Yalnızca söylendikleri gibi değiller, başarısız pek çok noktaları da var. İzlerken keyif almak mümkün ancak dikkat edince tonla kusur da barındırıyorlar.

Bu filmlerin ardından gelen ve insanları ikiye bölen Dunkirk ile yakın zamanda çıkan ve pek çok yerde dalga konusu olan Tenet de aslında Nolan’ın Amerikanlaşma meselesinde genel kitlenin gözünde de sanki biraz ileriye gittiğinin göstergesi gibi. İnsanların bu iki filme verdikleri tepkiler, Nolan’ın artık Hollywood’lu oluşunun fazla göze battığını ve izleyicilerin çoğunluğunu rahatsız ettiğini gösteriyor. Dunkirk’le Amerikalı her büyük yönetmenin olmazsa olmazı 2. Dünya Savaşı filmi açığını kapatan Nolan, Tenet ile Inception ve Interstellar dönemlerine geri dönüş yapmak istemişse de gelinen noktada böyle bir şey pek mümkün değilmiş gibi duruyor. İzleyicilerin Nolan’a olan güveni son iki filmle birlikte sarsılmış durumda ve Nolan’ın bunu toparlaması oldukça zor olacak.

Amerikalı olmak, aslında doğrudan bir kimlik sahibi olmamak, piyasanın kimliğimize sahip olmasıyla eş değer. Nolan’ın ilk filmlerinde gösterdiği kimliğin Amerikan çizgi romanlarından uyarlama Batman ile değişmeye başlaması ve artık Hollywoodvâri büyük bir yönetmen oluşu, onun aslında kendisi yapan pek çok özelliğin kaybolmasına sebep oldu. Görsel anlamda iddia sahibi psikolojik gerilimlerden gişe bilim kurgularına giden süreçte Nolan, Amerikalı olmayı tercih ederek sinematografik kimliğini bir kenara bırakmayı da kabul etti. Bu yolun geri dönüşü pek olmaz genelde ancak Nolan’ın hikâyesinde işler nasıl ilerleyecek, hepimiz göreceğiz. Gönül, bir tane daha Following, bir tane daha Memento çekmesini ister.


[1] Burada Insomnia’nın fikri mülkiyeti meselesine bir şerh düşmem gerek. Her ne kadar Insomnia’nın senaryosu doğrudan Christopher Nolan’ın kendisine ait olmasa ve film aslında 1997, Norveç yapımı bir filmin yeniden yapımı olarak görülse de bu durum, Batman üçlemesindekine benzememekte. Zira Insomnia’nın Batman gibi büyük bir marka olmayışı, Nolan’ı filmin yapımı esnasında çok daha serbest bırakmıştır ve bu sayede Nolan filmi yaparken yaratıcılık bakımından herhangi bir sınıra pek de takılmamıştır. Orijinal film ile Nolan’ın yeniden yapımı karşılaştırıldığında ortaya çıkan farklar bunun sarih bir işaretidir. Batman ise marka büyüklüğü sebebiyle uyarlama konusunda çok daha kısıtlayıcı bir yapıya sahiptir. Bu açıdan Insomnia’yı ilk iki Nolan filmi ile birlikte anmak yanlış olmaz. Zaten filmlerin tarzları da bunun açık bir göstergesidir. Orijinal Insomnia ve Nolan versiyonu arasında detaylı bir karşılaştırma için: https://collider.com/insomnia-christopher-nolan-original-movie-compared/

Reklam

Psikolojik Gerilimden Büyük Bilim Kurgu Anlatılarına: Christopher Nolan” için 2 yorum

  1. Ben garip bir şekilde modern Nolan’ı eski Nolan’dan daha çok severim. Interstellar veya Inception gibi filmler ilgimi hikaye ile değil de daha çok görseller ve Hans Zimmer tarzı müzikle ilgimi çeker. Hikayeler olay örgüsü olarak ilginç gözükseler de karakter olarak basit kalıyorlar. Sonlara doğru bir yerde “Gönül, bir tane daha Following, bir tane daha Memento çekmesini ister.” yazmışsın. Following’i izlemedim ama Memento’nun modern Nolan filmlerinden pek bir farkı yok gibime geldi. Karmaşık gibi gözüken ama aslında içine bakıldığında basit olan bir hikayeye sahip. Üstelik Memento’nun hikayesi şimdiki Nolan filmlerinin aksine, basitliğine inildiğinde de çok mantıklı gelmiyor… Bu arada bir Memento remake’i duyurlmuş. Onu da söyliyim ^^

    Beğen

    1. Memento’nun modern Nolan filmlerinden farkı karakter odaklı bir hikaye anlatıyor olmasında aslında. Nolan, Amerikanlaşmasıyla birlikte büyük olay anlatılarına geçiş yaptı ve bence bu durum onun kaybı oldu. Kaldı ki Memento’nun hikâyesi basit olsa da onu ön plana çıkaran olay örgüsü ve ters zaman akışını izleyicinin canını sıkmadan ve etkili bir şekilde kullanabilmesi. Inception ve Interstellar ise görsel bakımdan oldukça başarılılar ancak Nolan’ın ilk üç filminde klasik görsel paradigmaya karşı duruşunun yanında bu iki filminde alışılagelmiş bir Hollywood görselliğini tercih ettiğini söylemek mümkün

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi:
search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close