WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın

1917: Türk Sinema Sektörü ve Batılı Kahramanlık Anlatıları Arasındaki Bağ

Türk sinemasında üretilen filmlerin kalitesine laf etmek, Türk “sinemaseverlerin” konforlu alanlarından çıkmadan egolarını tatmin etmesinin en yaygın yoludur. Ancak mesele Türk sinemasındaki gerçek sorunları konuşmaya gelince dün mangalda kül bırakmayan herkes birden yok oluverir. Türkiye’nin sinemada yaşadığı maddi zorluklar, set çalışanlarının yaşadığı yasal zulüm ve hatta gelinen noktada Türkiye sinema sektörünün yabancı yapımları bile ülkede gösterecek kabiliyet ve yeterlilikten yoksun oluşu meseleleri Türkiye’de hiç gündem olmuyor zira bu alanlarda laf edebilmek, insanların kafa konforunu terk etmelerini gerektiriyor. Kolay alandan millete sallamak, günah keçisi hâline gelmiş Türk yönetmen ve senaristlere eleştirmek falan herkesin işine geliyor. Düzen böyle kurulmuş, herkes ekmeğinde tabii de Türk sinemasının gerçek dertleriyle kim uğraşacak, izleyicinin zarar gördüğü sahici dertlerle, işte onun cevabı yok.

1917, 2019 yılında çıkan filmler arasında şüphesiz en iddialılarından biriydi ve pek çok insan filmin Oscar’da başta En İyi Film olmak üzere pek çok dalda en güçlü aday olduğunu düşünüyordu. Filmin Türkiye dağıtımını yapan Pinema Film de filmin bu durumundan faydalanmak istedi. İddialara göre filmin ödül alacağına inanan Pinema Film, vizyon tarihini sürekli olarak erteleyerek filmin Oscar’lı oluşunu bir pazarlama aracı hâline getirmeyi planlamıştı. Ancak film beklentileri boşa çıkararak En İyi Film ve En İyi Yönetmen gibi önemli ödülleri Parasite’a kaptırınca Pinema Film’in planları boşa çıktı. Bunu üzerine filmin vizyon tarihi önce belirsiz bir tarihe ertelendi, aradan geçen sürenin ardından filmin Türkiye’de vizyona girmeyeceği duyuruldu. Ancak kulis bilgileri, işin bundan ibaret olmadığını söylüyor. Filmin vizyona giremeyişinin ardından çıkan söylentiler Pinema Film’in maddi sebeplerle filmi vizyona sokamadığını ifade etmekte. Hangi söylenti doğru, Pinema Film 1917’yi neden vizyona sokamadı bilinmez. Ancak ortada apaçık bir gerçek var ki Türk sinema izleyicisi, 1917 gibi yılının açık ara en iddialı filmlerinden birini sinema perdesinde izleme imkanından mahrum bırakıldı. Böyle önemli bir filmin izleyicilere gösteril(e)memesinin sorumlularına herhangi bir şekilde hesap sorulmadığı gibi arka planda neler döndüğünü aydınlatmaya da kimse tenezzül etmedi. Zira bu meselenin üzerine gitmek emek istiyordu ve bizim sinema sektörümüzün meselelere bakışı emeksiz yemek elde etmenin peşinde koşmak. Bin bir zorlukla film çeken genç yönetmenlere konforlu odalardan laf çakmak, “Türkiye’de iyi film çekilmiyor, sinema bitti” muhabbeti yapmak herkesin çok daha kolayına geliyor. Eh, Allah müstahakkımızı veriyor diyebiliriz.

Hayatta olan biten her şeyin politik düzlemde izdüşümleri vardır. Tam da bu sebeple bu hayatta olan hiçbir şeyi politikadan soyutlayamayız. Neoliberalizmin zihnimize ilmek ilmek işlediği kişisel gelişim masalları, apolitizmin yutturucusu olma rolünü başarıyla üstlendiler. Tongayı yutanlar, meseleleri politikadan soyutlayarak ele alabileceklerine ve böylece manalı analizler yapabileceklerine inandılar. Sanat da bundan hariç değil. Postmodernizm, Jameson’un tabiriyle geç kapitalizmin kültürel mantığı olmasına rağmen insanlar postmodern dönemde sanatı dünyada olan bitenden bağımsız ele alma yolunu seçtiler. Sinemanın ideolojik tarafını nasıl yorumlayacağımız son derece çetrefilli bir mesele ancak görünen köy de kılavuz istemiyor. Hollywood, savaş zamanlarında “American Way of Life”ın propagandasının yapılması amacıyla sermaye ve devlet arasındaki ilişkinin çocuğu olarak dünyaya geldi ve o günden beri dünya sinema sahnesindeki hakimiyetini bırakmadı. İki kutuplu dünya tek kutuplu hâle geldiğinde, Hollywood sinemasının önünde bir engel kalmamıştı. Geçtiğimiz günlerde yapılan Oscar ödül törenleri, Amerikan sinema sektöründeki farklı bileşenlerin birbirlerini eğlemesi ve sol liberal eğilimlerini sanat kılıfıyla dünyaya dayatmasının bir kutlamasıdır. 1917’nin çıkışının Oscar’dan ödül alma beklentisiyle ertelenmesi, küresel kapitalizmde maddi ve kültürel sermaye sahiplerinin birbirleriyle göbekten bağlı olduklarını gösteriyor. Küresel kapitalizmde küçük sermaye, pastadan payının büyümesi için büyük sermayeye yalvarıyor. Hollywood’u dünyanın “en ileri” sineması yapan endüstrileşme anlayışının Türkiye’de oturmamış olması, onun var olan pastadan alacağı payı küçültüyor. Kafa konforunu terk etme zahmetine katlanmayan Türk sinemacıları sermaye, endüstrileşme ve sanat arasındaki bağı çözümleme uğraşına girişmiyor.

Filmi ideolojik bağlarından bağımsız değerlendiremeyeceğimiz açık, peki filmin sahip olduğu ideolojik bagaj o filmi iyi ya da kötü yapar mı? Daha genel ifadeyle filmin ideolojisi bizimkinden farklı olduğu için o filme olan yaklaşımımız değişmeli mi? Yoksa eserin kendi içerisinde sahip olduğu uyum ve sanatsal yeterliliği mi bizim birincil ölçütümüz olmalı? Şahsi kanaatim, bir sanat eserini oluşturan tüm elementleri birlikte okumak ve her daim söylediğim gibi bu okumayı biçimi önceleyerek yapmak. Zira sanat eseri; biçimi, içeriği ve içeriğin taşıdığı ideolojik arka planıyla birlikte bir bütün ve tüm bu elementler ancak birlikte değerlendirildiğinde bize manalı bir sonuç verebilir. Sinema yoluyla pazarlanan -pazarlanan zira demokraside temel hedef politik konumunu mümkün olduğunca çok kişiye satmaktır; çoğunluğun gücü adına!- bir politik pozisyon, araçsallaştırdığı hikâye ve sahip olduğu biçimle çift yönlü bir ilişki içerisindedir.

Yazının başından beri iki ayrı meseleyi işliyorum: Türk sinema sektöründeki “gerçek sıkıntılar ve sanatta, özelde sinemada, politika. Bu iki izleğin kesiştiği nokta ise bu yazının ortaya çıkmasına ortam hazırlayan film, 1917. Ben 1917’yi Batı emperyalizminin başarılı bir propagandası olarak okumayı en makul okuma olarak görüyorum. Çokça Hollywood klişesi barındıran, hikâye anlamında klasik bir Batılı savaş kahramanlığının alışılagelmişliğini taşıyan, bolca epik sahne içeren ancak tüm bunları yüksek bir görsel kaliteyle başarılı şekilde izleyiciye sunan bir film 1917. Taşıdığı mesajlar filmin kalitesini gölgelememekle birlikte bahsedilmeden geçildiğinde bir şeylerin eksik kalacağı türden.

1917’nin hikâye bakımından takdir edilebilecek bir yönü var, o da 1. Dünya Savaşı’nı konu alıyor olması. Nazi Almanya’sı savaş sonrasında günah keçisi ilan edildiği için Müttefik devletlerin sinemacıları kolaylıkla antagonistini inşa edebiliyordu. Buna Yahudi lobisinin sinemada yoğun etkinliği ve sahip olduğu sermaye ile sinema sektörünü yönlendirişi de eklenince ortalık 2. Dünya Savaşı filmlerinden geçilmez oldu. 1. Dünya Savaşı’nda ise tarihsel gerçeklik 2. Dünya Savaşı’ndan farklı olduğu için oraya pek dokunmayı tercih etmedi sinemacılar. Gerçi 2. Dünya Savaşı malzemesinin tükenmesi ile ufak da olsa bir kayma gerçekleşmekteydi ancak yine de 1917 gibi dört başı mamur bir yapım yapılmamıştı 1. Dünya Savaşı hikâyeleri üzerine. Şimdi, 1917’nin hakkını verdik ama eksiklerini vurgulamayacak mıyız? Elbette onlardan da bahsedeceğiz. Mesela 1917’nin algıları bükmek konusunda ne kadar başarılı olduğundan bahsedeceğiz. 1917, 1. Dünya Savaşı’nı konu almasına rağmen filmin işlenişinde 2. Dünya Savaşı filmlerinden kalıntılar kolaylıkla göze çarpıyor. Özellikle Alman askerleri, tipik bir 2. Dünya Savaşı Alman askeri gibi çizilmiş. Eh, filmin Hollywood klişeleriyle örülü olduğundan zaten bahsetmiştim. Bir kahramanlık anlatısı olarak 1917 ziyadesiyle klişe barındırıyor. Yazılarda filmin hikâyesine dair kilit noktaları açık etmeyi sevmediğimden örnek vermeyeceğim ancak filmde olan ve biten, ölen ve kalan o kadar tahmin edilebilir ki. Tüm bu kusurların arkasında yatan gerekçeyi ise filmin politik konumuna bakmadan algılamamız mümkün değil. 1. Dünya Savaşı’nı İtilaf devletleri tarafından işleyen bir filmin sahip olduğu “Amerikalıları ve İngilizleri aklama, Almanları yerin dibine sokma” bakışı aslında farklılık yaratabilecek filmin klişelere düşmesine sebep olmuş. Ekonomik açıdan bağımsız olmazsan politik açıdan bağımsız olamazsın. Politik açıdan bağımsız olamazsan sanatsal açıdan bağımsız olamazsın. Bağımsız olamadığın durumda politikanın sanatını yiyebileceğini ise baştan kabul etmiş sayılırsın, bu kadar basit.

1917’nin şüphesiz en ön plana çıktığı kısmı görselliği. Baştan aşağı ağızları açık bırakan bir görsel işçiliğe sahip olan 1917’de yalnızca bir tane -o da filmin tam ortasında, yani filmi sinemada izleyenlerin ara vereceği noktada- cut bulunuyor. Bu, filmin kesintisiz iki parça hâlinde çekildiği anlamına geliyor ki izleyeni büyülemediği söylemek imkânsız. Filmin duraksamadan sürekli ilerliyor, kameranın da yoluna devam ediyor olması filmi görsel anlamda arşa çıkarmış. İlginç olan ise 1917’nin bunun reklamını hiç yapmaması bence. Mesele benim de incelemesini yazdığım Birdman (2015) sürekli olarak hiç cut içermemesi üzerinden pazarlamıştı kendini. Kaldı ki Birdman yapı itibariyle daha ağır bir film olduğu için bu durumun etkileyiciliği 1917’deki kadar yüksek değildi. 1917’de akışı asla durmayan aksiyon sahnelerinin kesintisiz bir şekilde birbirinin ardı sıra sıralanmış olması, izleyiciye nefes almak için dahi boşluk bırakmayan inanılmaz bir sürükleyicilik ortaya çıkarmış. Tabi unutmamak gereken başka noktalar da var. Mesela bu sürükleyicilik sağlanırken bir yandan da ortaya konulan tablovari planlar. Filmde kullanılan geniş açılı lensler, filmin mekanlarına genişlik katmış ve görselliğin etkileyiciliği fazlaca artırmış. Ayrıca yapılan dekor ve renk dizaynı ile atmosferi yansıtmada başarılı bir iş konulmuş. Kapalı alanlarda loş, siperlerde donuk ve açık havada yüksek ışığın tercih edilmiş olması izleyicinin filmin görselliğinin yansıttığı tüm duyguları net bir şekilde hissetmesine ortam hazırlamış. Ayrıca görselliğin filmin hikâyesiyle paralel şekilde ilerlemesi ve temponun belirlenmesinde yardımcı bir faktör olarak kullanılması anlatımı ciddi derecede güçlendirmiş. Tüm bu görsel tercihler değerlendirildiğinde 1917’nin biçimsel anlamda kusursuza yakın bir film olduğunu söylemek, hakkını teslim etmek gerek.

Oyunculuklar, özellikle de başrol oyunculuğu, filmin bir diğer önemli noktası zira 1917 bir karakter hikâyesi ve filmin başından sonuna kadar aynı oyuncuyu, başrolü, kesintisiz bir şekilde görüyoruz. Başarılı bir iş çıkarıldığını da hem başrol hem de yan karakterleri oynayan oyuncular için söylemek mümkün. Filmin yüksek temposuna iyi şekilde ayak uydurmuşlar, duyguları aktarma konusunda da temiz bir iş çıkarmışlar. İngiliz yönetmenin tercihi olan İngiliz oyuncuların filme kattığı aksan ise kişisel tercih meselesi. Bana fazla ağdalı geldiği için pek sevmiyorum ve dinlerken de bir miktar yoruluyorum ancak sevenlerinin hoşuna gideceğini düşünüyorum.

Türk sineması için bir fiyasko, Hollywood için bir kahramanlık anlatısı olan 1917, barındırdığı klişelere rağmen izlemeye değer bir film. Olağanüstü görselliği ve izleyiciyi bir saniye bile bırakmayan temposuyla izlerken keyif alacağınızdan şüphem yok. Politik konumu üzerine düşünülünce göze çarpan kusurlar yaratsa da, bu filmi sinemada izleyememiş olmak Türk sinemasında kara bir leke olsa da 1917 izlenebilirliğinden bir şey kaybetmiyor. İzleyin, eleştirin. Tavsiye ederim.

Reklam

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi:
search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close